ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

 

                        ‘’ Haydi evlat elini çabuk tut, yağmur geliyor...’’

Adam başını kaldırıp gökte bir gölge gibi beliren bulutlara baktı. Görünüşte her şey o kadar sakindi ki...  Elindeki  buğday demetini yere attı. Sonra yaşlı adama döndü;

                        ‘’ Geliyorum...’’

Yağmur iyice hızlanmıştı. Damlacıkların çatıda çıkardıkları ses gitgide artıyor, güftesi olmayan bir şarkıyı andırıyordu.

Yaşlı adam koltuğuna gömülmüş kendi sardığı sigarasını tüttürüyordu. İhtiyar kadın ise anlaşılmaz bir şeyler mırıldanarak örgü örmekteydi. Yağmur taneciklerinin tıpırtıları, yaşlı kadının mırıldanması, bunlara bir de şöminenin dibinde uyuklamakta olan kedinin çıkardığı ses eklenince bir koro izlenimi veriyordu.

Adam bir süre dalgın gözlerle cama vurarak ince bir iz meydana getirip,  aşağı doğru akan yağmura baktı. Sonra manzaranın monotonluğundan sıkılmış gibi bir tavır takındı. Gözlerini uzayıp giden kırlara çevirdi.

Sanki boşlukla konuşuyormuşçasına;

                        ‘’Ekinlere yazık olacak ‘’   dedi.

                        Yaşlı adam sanki uykudan uyandırılmış gibi irkildi.

                        ‘’Birşey mi dedin evlat ? ‘’

                        Adam gözlerini pencereden ayırmaksızın tekrarladı.

                        ‘’Ekinlere yazık olacak’’ dedim.

                        İhtiyar adam biran anlamamış gibi gözlerini kırpıştırdı sonra;

                        ‘’Ya evet haklısın’’  dedi.

                        Sonra her şey yine sessizliğe gömüldü.

Yirmi beş gün.... evet tam yirmi beş gün olmuştu buraya geleli. İlk günü hatırladı. Gayri ihtiyari eli omzuna gitti. Kurşun deliğinden hiç bir iz kalmamıştı. ‘’Zaman ne çabuk geçiyor’’ diye düşündü. İlk defa şans yüzüne gülmüştü. Biran için geçmişin acı dolu günleri bir sinema şerdi gibi gözlerinin önünden aktı.

                        ‘’Ne düşünüyorsun  ?’’

                        İrkildi. Biran için genç kızın yanındaki varlığını unutmuştu.

                        ‘’Yağmur’’ dedi.   ‘’Kesilen ekinleri ıslatınca çürüyecekler... Çok yazık...’’

                        ‘’Ne kadar hoş .....’’

Şaşkın gözlerle genç kıza baktı. Gözleri hayal alemine dalmış, öylece duruyordu. Gözlerini pencereden ayırmaksızın tekrarladı.

                        ‘’Yağmurun sesi ne hoş değil mi ?’’

                        Adam yüzünü buruşturdu.

                        ‘’Evet ama ekinlere yaptığı hiçte hoş değil...’’  dedi.

Genç kız susmakla yetindi.O da tekrar derin bir sessizliğe, adam da hayallerine gömüldü.

Cama çarpan her yağmur tane ona geçmişten bir parça getiriyor gibiydi.

Loş duvarlar, ayakta durmaktan aciz ranzalar ve soğuk ürküntü verici demir parmaklıklar.İşte bu senin hücren....Saçı sakalı birbirine karışmış, soluk yüzlü, hayata küsmüş insanlar, ... Bunlar da hücre arkadaşların...Hayattan bekledikleri, daha doğrusu bekleyebilecekleri bir şey olmayan zavallılar...Dışarıdakilerle kıyaslandığında hiç bir değeri olmayan aciz insanlar... İşte bu da madalyonun ters yüzü...zahiri insanlığın yüz karası....

Düşüncelerinin gerisini getiremedi.İnsanlığa bir kez daha lanet etti. Dudaklarından gayri ihtiyari ‘’lanet olsun’’ sözleri döküldü...

                        ‘’Anlayamadım ?’’

İrkildi.Düşünmekten uyuşmuş olan başını kaldırdı.Soran gözlerle genç kıza baktı.

Kız kelimelerin üstüne basarak;

                        ‘’Neyin var senin  ?’’ 

Adam derin bir nefes aldı. Cevap vermekten kaçınır gibiydi.Sonra kısa ve sert olarak;

                        ‘’Yağmur’’ dedi.

‘’Yağmur yağdığı zamanlar, huzursuz ve karamsar oluyorum. İçimi bir hüzün kaplıyor.   Çünkü.... çünkü... yağmur bana ölümü hatırlatıyor....’’

                        Biran sustu. Sonra ayni ses ahengi ile devam etti.

‘’Toprağın hiçte iç açıcı olmayan soğukluğunu düşünüyorum… toprak… ıslak, karanlık ve soğuk… acaba ölüler, toprağın altında üşümezler mi ?’’

Genç kız mahzunlaşmıştı. Belli ki oda kendini karamsarlığa kaptırmıştı. Hüzün dolu bir sesle ;                 

‘’Bilinmez ki… bekli de üşüyorlardır…’’    diye mırıldandı.

                        ‘’Sence ölüm bu kadar ürkütücü mü ?’’

Adam durakladı. Şaşkın gözlerle genç kıza baktı. Şaka yaptığını sanıyordu. Oysa yüzündeki çocuksu ifade ile, son derece ciddiydi....’’

                        ‘’Peki sence değil mi ?’’

                        Kız gözlerini ufka, dağların bulutlarla  birleştiği yere çevirip cevap verdi.

‘’Aslında ölüm hiçte öyle sanıldığı kadar korkunç değildir. Sadece maddenin şekil değiştirmesinden ibarettir.’’

                        ‘’Anlayamadım  ?’’

‘’Basit... şu anda sahip olduğumuz bu vücut aslında sadece bir görüntüden ibarettir....

Ölüm ise, bu görüntünün bir başka şekle dönüşmesidir.’’

Adam biran için onun kendisini aldattığını, yani gerçekte kör olmadığını sandı. Elini uzatıp kızın gözleri önünde itina ile gezdirdi.

                        ‘’Görüyorsun...’’

                        Kız hafifçe gülümsedi.

                        ‘’Evet... benim karanlığı gören gözlerim var...’’

                        Adam şaşırdı. Biran ne diyeceğini bilemedi. Sonra ;

‘’Bağışla beni…. Biran için bana yalan söylediğini sandım. Ama konuşurken kendinden öylesine emindin ki…. Sanki görüyormuşçasına ölümden bahsederken adeta onu yaşıyor gibiydin...’’

’’Ölümü yaşamak ha ?... ne garip... birbiri ile çelişik iki kelime bazen ne güzel bir tanım oluşturuyorlar değil mi Tıpkı kadın ve erkek kavramlarının, aşk kavramında bütünleşmesi gibi...’’

Adam önce hafiften gülümsedi.Sonra bu tebessüm büyüdü, genişledi ve birden bire bıçakla kesilmişçesine durdu. Geç kıza baktı. Sanki bambaşka bir evrende gibiydi.Madden oradaydı ama ufka uzanan gözleri ile hayal aleminin engin derinliklerindeydi besbelli.

’’ Ne düşünüyorsun ?’’

Genç kız irkildi. Hayal aleminden kopup gelivermişti sanki. Gözlerini sonsuz maviliklerden ayırmaksızın adeta fısıldarcasına;

’’ Yağmur’’ dedi...

’’ Sesi ne hoş değil mi ? Bana bir ilahi gibi geliyor....yavaş hafif ve uyumlu...sanki tatlı bir düş...’’

‘’Evet ama insanı ıslattığı bir gerçek.’’

Kız başını adama çevirdi.Ses tonu değişmişti.

‘’Biraz daha iyimser olamaz mısın  ?’’

 Adam aldırmayarak devam etti.

‘’Gerçek acı da olsa gerçektir.... Hoş zaten gerçeklerin çoğu acıdır ya....’’

‘’Saat kaç oldu evlat  ?’’

Her ikisi de yaşlı adama döndüler. İhtiyar daldığı uykudan uyanmış, soran nazarlarla ona bakıyordu. Adam duvardaki guguklu saate baktı.

‘’Beşe geliyor...’’

Aralarındaki diyalog üçüncü bir şahsın girmesi ile birden bire bozulmuştu. Kadın hala sakin sakin örgü örmekteydi. Dünyayı unutmuştu adeta. İhtiyar hafiften esnedi sonra kalktı, şömineye doğru gitti ve taş duvarın üzerindeki odunlardan ikisini küllenmeye yüz tutmuş ateşe attı.

            Sonra doğruldu, kollarını kavuşturup üşümüş gibi yaparak,

                        ‘’Burası bayağı soğumuş’’ dedi ve ilave etti ; ‘’Sanırım yemek vaktidir.’’

Yemek boyunca hiç konuşmadılar. Odada sadece tarhana çorbasının lezzetini ifade eden ağız şapırtıları duyuluyordu. Yemek bitiminde yaşlı kadın yerinden kalktı, sofrayı toplamaya başladı. Yine herkes kendi alemine dönmüştü. Adam tekrar hayallere daldı.

                        ‘’Gül, kızım bana yardım eder misin  ?’’

                        ‘’Peki anne...’’

‘’Anne’’ bu kelime ona şefkat, merhamet, kısacası bu dünyadan apayrı bir dünyanın duygularını hatırlatıyordu.

Çocukluğu geldi aklına. Bir gün çalıştığı lokantanın patronunun onu döverek kovması üzerine sokakta tek başına aç kalışını hatırladı. Sonra bir çift şefkatli göz parıldadı yüzünde.

Annesinin dizinde tüm acılarını unutmuştu....

                        ‘’Kahve ister misin  ?’’

                        Başını kaldırıp genç kıza baktı. Gülümsüyordu.

                        ‘’Evet, teşekkür ederim.’’

Kız döndü ve ağır adımlarla uzaklaştı.Adam yine hayalleri ile baş başa kaldı.

Annesini hatırlamak nedense onu hüzünlendiriyordu. Hayatta tek sevdiği annesini kaybettiği gün, belki de hayatının en korkunç günüydü. O gün sadece annesini değil, tüm benliğini kaybetmişti. Biran için o meşum günü anımsadı.

                        Amaçsızca geçen bir gün daha ve amaçsızca eve dönen bir adam...

Yeni başlayan bir gün ona bir şey vaat etmediği gibi, sönen bir gün de onun için bir şey ifade etmeyecek, biraz  acı, biraz keder,... hepsi bu...

Adam, dolaşmaktan uyuşmuş olan ayaklarını salladı. Soğuk acımasızdı. Ellerini pantolonun ceplerine biraz daha sokup, başını omuzlarının arasına biraz daha çekti. Sonra ağır adımlarla çıkmaz sokağın sonundaki titrek ışığa yöneldi.

Durdu. Anahtarını çıkartıp, ayakta durma gücünü kirişlerden alan kapıyı açtı.

‘’Annem yatmış olacak herhalde’’ diye düşündü. İçeri girdi, karamsar adımlarla yürüdü.Hol denilebilecek küçük aralıktaki ışığı yaktı. Küçük, karanlık, rutubet kokan odasına girdi. Ancak yatmadan yatmaya yüzünü gördüğü karyola leşine doğru yürüdü.

Birden ayağına takılan şey ile sendeledi.Düşmemek için karyolanın demirine tutundu. Sonra ışığı yaktı, eğilip düşmesine sebep olabilecek şeye baktı. Ve o an şaşkınlıktan küçük dilini yutmamak için kendini güç tuttu.

                        ‘’Anne !.....Anneciğim !....’’

Yaşlı kadın kıpırdamaksızın yerde yatıyordu. Adam büyük bir şefkatle başını koluna dayadı. En ufak bir hayat emaresi görülmeyen yüzünü sevgi ile okşadı. Sanki bu okşama ile bir mucize olmuşçasına yaşlı kadın gözlerini araladı.

‘’Anne... Anneciğim !  Yaşıyorsun  ! Tanrım , şükürler olsun. Yine şu kahrol asıca kalp krizi....’’

Kadının dudakları yarım aralandı ve titrek bir ses ile;   ‘’Su’’  diye mırıldandı.

                        ‘’Şimdi getiririm anneciğim.’’

Ayağa kalktı. Heyecanlıydı. Hızlı adımlarla yürüdü.Ancak bir insanın geçebileceği genişlikteki koridordan mutfağa yöneldi. Karışık duygular içindeydi besbelli...

                        ‘’Kahvenizi getirdim’’

                        Başını kaldırıp, şaşkın gözlerle genç kıza baktı. Hala geçmişi yaşıyordu.

                        ‘’Beni duymuyor musunuz  ?....’’

                        Birden gerçeği gördü. Toparlandı.

                        ‘’Bağışlayın... biran için dalmışımda...’’

                        Uzanıp kahveyi aldı.

                        ‘’Sağ olun...’’

Fincanı yavaşça dudaklarına götürdü. Bir yudum aldı. Sonra arkasına yaslanıp tekrar hayallere daldı.

Ne zaman başlamıştı bütün bunlar  ?... Bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçti.Acı günlerin verdiği sıkıntı, umutsuzluk, açlık.... ve bir gün aniden gelen sancı. Hiç beklenmedik bir anda. Sonra öğrenilen acı hakikat; kalp krizi...

‘’Kimbilir  ne korkunç şey, her an öleceğim düşüncesi ile yaşamak.’’ diye geçirdi içinden.

‘’Heran ensende Azrail’in soğuk nefesini hissetmek.... ölümden de azap verici bir şey olmalı herhalde ‘’

‘’Neden ama, neden bir başkası değil de annem !....’’  düşüncesinin gerisini getiremedi. Birden aklına Tanrıya isyan etmemesi gerektiği geldi. Ne olursa olsun bu kaderdi... İnsanlar kaderlerini kendileri yaratamazlardı.

Düşünceleri dal budak salarken bardağa boşaltmakta olduğu suyu unutmuştu. Akmakta olan suyun bardaktan taşarak masanın üzerini göle çevirdiğini geç fark etti. Dolu bardağı aldı, dökmemeğe gayret ederek ayni koridordan tekrar geçti. Odaya girdi. Yaşlı kadın hala yatıyordu.

                        ‘’Anneciğim işte suyu getirdim.’’

Kolunu yaşlı kadının başının altından geçirip elindeki bardağı dudaklarına götürdü.

                        ‘’Anneciğim suyunu içmeyecek misin  ?’’

                        Hiç ses yok...

                        ‘’Anne kendine gel   !....’’

                        Odada sadece saatin çıkardığı ses duyuluyordu. Tabi o bunu duymuyordu.

                        ‘’Anne  !... Anneciğim !.... ‘’

Birden acı gerçek  kafasına bir iğne gibi saplandı. Sanki milyonlarca termit kafasını kemiriyordu. Düşünmeye çalıştı. Beyni durmuştu sanki... Biran yaşayıp yaşamadığından şüphe etti. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. Yüzü bir taş kadar sertleşmiş, şakakları zonkluyordu. Dişlerini bütün gücünle dudaklarına geçirmiş olduğunu sonradan fark etti.

Bir şeyi daha sonradan fark etti; Artık yalnızdı.... Ümitsizlik çukuru içinde bocaladığı zamanlar, onu okşayıp ninni söyleyecek tatlı ses yoktu artık. 

                        Olamazdı  !......

Birden doğanın yaşama kanununa, tüm kutsal şeylere ve hatta Tanrıya isyan edercesine haykırdı;

                        ‘’Olamaz  !..... olamaaaz !......’’

                        ‘’Ne oluyor evlat  ?  Neyin var  ?’’

Yaşlı adam çılgın gibi haykıran yabancıya korku dolu gözlerle bakıyordu. Adam biran şaşkın şaşkın çevresini süzdü. Düşünmeye, olanları hatırlamaya çalıştı. Hafızasını yokladı. Son hatırladığı; kollarının arasındaki annesinin cansız vücudu idi.

                        ‘’Ne oldu evlat   ?’’

                        Yaşlı adama baktı. Akla yakın bir sebep bulmaya çalıştı. Sonra fısıldar gibi;

                        ‘’Bir kabustu...’’    dedi.

                        ‘’Tabi evlat mideni doldurup uykuya dalarsan böyle olur... Şimdi iyisin ya  ?...’’

Başını kaldırıp ihtiyara baktı,  ve titrek bir sesle;

                        ‘’Evet, şimdi daha iyiyim.’’ Dedi

‘’Ooo... epey geç olmuş. Artık yatsak iyi olacak. Sabaha yığınla işimiz var. Hem kasabaya da ineceğim.’’

Yaşlı adam döndü ve ağır adımlarla odadan çıktı. Adam genç kıza yaklaştı. Özür dileyen bir sesle;

                        ‘’Bağışlayın, korkuttum sizi.’’

Kız cevap vermedi. Sadece görmek istiyormuşçasına dikkatli dikkatli yüzüne baktı.

  Adam bir şey söylemek ihtiyacını duydu. Ama yapamadı. Kelimeler boğazında eriyip gidiyordu sanki.

Sadece ‘’ İyi geceler...’’  diyebildi.  Sonra kızın cevap vermesine vakit bırakmadan döndü; ve ağır adımlarla odadan çıktı.