İKİNCİ BÖLÜM:

             (Günlüğün ilk sayfası)

     

            Bu sabah her zamankinden daha erken uyandım. İçimde garip bir sıkıntı vardı. Doğruldum, çevreme bakındım... Her şey bana öyle değişik gelmişti ki... Ama hiç biri yabancı değildi sanki. Birden, nerede bulunduğumu hatırladım. Bir gün önce olanları, Jandarmalardan kaçışımı, bir kulübeye sığınışımı, kulübenin sakinlerini, bodrumda saklanışımı, hepsini bir anda anımsadım. Sonra tatlı bir tebessümle gülümseyen, mutlulukla ışıldayan ve hayalimden asla silinmeyecek o yüzü hatırladım. İçim mutlulukla doldu. Hemen bütün sıkıntılarım yok olmuştu. Ayağa kalktım. Omuzum yine sancıyordu.

  Ağır adımlarla dışarı çıktım. Gün henüz ağrıyordu. Ufukta güneş en tatlı tebessümü ile insana adeta, “Merhaba”diyordu. Tatlı bir melodi ile cıvıldayan kuşlar belki de dünyanın en güzel şarkısını söylüyorlardı.

Uzaklarda, çok uzaklarda kırlara serpiştirilmiş papatyalar bulundukları ortamı gelin gibi süslemişler, hafiften esen rüzgarın temposu ile ağır ağır bir sağa, bir sola sallanıyorlar, ilahi söyleyen bir gurup insanı andırıyorlardı.

Yürüdüm... Ortalıkta hiç kimse yoktu. Tavuklar ayaklarımın altında hiç çekinmeksizin yem arıyorlardı. Sanki insan sevgisinin gerçekliğine onlar da inanmışlardı.

                        Yürüdüm... Geniş avluyu geçip, çite yöneldim. Biran durup göğe baktım...

Ne kadar muhteşemdi Tanrım... Sonra... birden onu gördüm. Uzakta tepenin üzerine oturmuş, ayak ucunda sessiz sedasız yatmakta olan köpeği okşuyordu. Gözlerini sanki görüyormuşçasına ufka çevirmiş, öylece duruyordu. Bu doğa tablosu ile öylesine kaynaşmıştı ki,... Onu tüm o güzelliklerden ayırt etmek imkansızdı. Bu tabloyu yaratan Tanrı bile bu muhteşemlik karşısında hayran kalırdı.

Yürüdüm... Birden sebebini anlayamadığım bir önsezi ile döndü, gözlerini bana çevirip, saf bir eda ile; “Günaydın,... kolunuz nasıl oldu ? “ diye sordu.

Şaşırmıştım. Biran ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ona doğru birkaç adım attım sonra, “Günaydın,... ağrısı biraz hafifledi “ dedim, ve devam ettim;

                        “Ben olduğumu nasıl anladınız ? “

                        Gülümsedi. Sonra yüzündeki çocuksu ifade yerini ciddi bir tarza bırakarak;

                        “Gözleri görmeyen birinin, kulakları hassas olur.” dedi.

            Söyleyecek söz bulamadım. Yaklaştım. Yavaşça yanına oturdum. Sanki bu anın bozulmasından korkuyormuşçasına, tek kelime bile etmiyordum. Sessizliği ilk bozan yine o oldu;                                                         

“Doğa ne güzel değil mi ?”

             Şaşırdım. Gözleri görmeyen birinin, çevre hakkındaki bu görüşü beni hayrete düşürmüştü.

“Görüyorum ki oldukça şaşırdınız. Kör birinin ağzından böyle bir söz duyacağınızı ummazdınız değil mi ? “

                        Onun bu açıkça konuşmaları şaşkınlığımı körüklüyordu.

             “Evet, haklısınız, hayli şaşırdım. Nasıl oluyor da bu kadar yaşam dolu olabiliyorsunuz ?“

                        Gözlerini uzaklara dikerek, dalgın bir eda ile;

                        “Görmüyorum ama hissediyorum. “ dedi.

“Rüzgarın ılık okşayışını, güneşin sıcaklığını, çiçeklerin kokusunu, hayvanların seslerini, tüm benliğimde hissediyorum.Yaşıyorum ve mutluyum. Bütün bunlar yetmez mi ? “

                        Sustum. Sonra tatlı bir tebessümle gülümseyen yüzü mahzunlaştı;

“Ama, yine de çevremi görmek isterdim. “ diye mırıldandı. Bir an sustu, Sonra aklına gelmiş gibi; “Bana tabiatı anlatsana. Çevremde neler olup bittiğini bilmek istiyorum. “

Duraladım. Sanki benden dünyanın en zor şeyini yapmam isteniyordu. Öğretmeni tarafından imtihan edilen bir öğrenci kadar heyecanlı ve şaşkındım. Ben neler hissettiğimi düşünürken o her zamanki ruha huzur veren sesi ile;

                        “Lütfen anlat bana, kuşları, ağaçları, tüm evreni anlat. “

                        Bu rica üzerine elimden geldiğince açık bir şekilde anlatmaya başladım.

“Tam yüzünün hizasında, ovaların bitiminde ucu göğe değecekmiş gibi yükselen bir dağ var. Yeşil çayırların üstünde...” Sözümü kesip;

            “Yeşil nasıl bir renktir ?” diye sordu. Ne cevap verebilirdim ki ? Çaresizlikle yüzüne baktım. Soran gözlerle beni süzüyordu. Gözlerinde !...

Birden oyuncağını bulmuş bir çocuk gibi sevinçle sıçradım. Sorunun cevabı gözlerinde okunuyordu.

                        “Yeşil gözlerin gibi bir renktir. “ dedim bir öğretmen ciddiliği ile.

O ise gayet sakin;

“ İyi ama, ben gözlerimi hiç görmedim ki...” diye mırıldandı.

                        Lafı değiştirmek için anlatmaya devam ettim.

                        “Dağlar hafif bir sisle kaplanmış, öyle ki...” sözümü tekrar kesip;

                        “Siyah !...” dedi.

                        “Anlayamadım.”

                        “Siyah değil mi ?” Eli ile dağları işaret edip, “Dağlar...” dedi.

                        “Evet siyah...”

                        Ayni ses tonu ile devam etti;

“Biliyormusun, tek tanıdığım renk siyahtır...Ama emin ol ki, sen onu benim kadar iyi tanıyamazsın. Yaratıcıdır o... Tüm hayallerim ondan doğar. Hayal kurarken gözlerimizi kapatmamızın yegane nedeni de bu değil mi ?...”

                        Sonra ilave etti. “Sen hiç hayal kurdum mu ? “

                        Bir şey söylememe fırsat vermeden devam etti;

                        “Bulutların üzerinde dolaşmak gibi bir şey...”

                        Sonra hafifçe gülümsedi;

            “Saçmalıyorum, değil mi? ... Bulutların üzerinde uçmak gibi ha?... Ne saçmalık, bağışla galiba canının sıktım.”

                        İçtenlikle;

“Hayır,bilakis sözlerinle beni ne kadar duygulandırdığının farkında mısın ? Seni dinlemek bana sonsuz huzur veriyor, lütfen devam et. “ diye mırıldandım.

                        “Yo, hayır sen devam et. Doğayı anlatıyordun. “

Gülümsedim. Onun bu çocuksu davranışları, gülüşleri ister istemez dediğini yapmaya zorluyordu.

                        “Dağlardan bahsediyordun...”

“Evet dağlar, sisler içinde adeta kaybolmuşlar. Çayırların ötesinde otlayan bir sürü gözüküyor. Küçük, küçücük, çocuk oyuncağı gibi.... Yeşil çayırların üstündeki papatyalar, kar yağmış hissini veriyorlar.

                        “Kulübeyi unuttun...”

                        “Haklısın bir de kulübe...”

                        Duraladım.

“Bana kalırsa, bunları anlatmam gereksiz. Sen hepsini benden daha iyi biliyorsun.”

                        Gülümsedi.

“Babamla buraya her oturuşumuzda ondan çevremi anlatmasını isterim. O da her defasında hiç bıkmaksızın ayni şeyleri anlatır. Ben de dinlemekten bıkmam. Defalarca dinlesem, yine de bıkmam. Bir kez de senden dinlemek istedim., değişiklik olsun diye...”

                        “Peki, bir değişiklik oldu mu ?”

                        Gülümseyerek;

                        “Tahmin edemeyeceğin kadar.” diye cevap verdi.

“Anlatış tarzın, ses tonun kadar hoş ve huzur verici. Biliyor musun, seni görmeyi çok isterdim...”

                        Bir an sustu. Sonra ayni ses ahengi ile devam etti;

                        “Bana kendinden bahset, seni tanımak istiyorum. “

                        Şaşırdım. Ne söyleyebilirdim ki ?...

                        “Ne anlatmamı istiyorsun ?”

                        “Kendini...”

                        Duraladım;

                        “Söylenecek fazla bir şey yok ki... Ben de tüm diğerleri gibi bir insanım.”

                        Yüzüme baktı.Görmek istiyormuşçasına ciddi bir ifade ile;

                        “Peki,...insan ne demektir ?” diye mırıldandı.

O an ki şaşkınlığımı ifade edemem. Onun doğuştan kör olduğunu ve hiç insan yüzü görmediğini tahmin etmem gerekirdi. Bir an için düşüncelerimin derinliğine indim. Kim bilir ne korkunç şeydi... Şimdiye kadar tanıdığı, gördüğü tek şey; karalıktı...

                        Peki onu yaşatan, ona hayat veren, onu böylesine mutlu eden neydi ?

Hayalleri mi ?... Bu olamazdı. Görüntü olmadan hayal nasıl kurulabilirdi ki ?

                        Sonra birden gerçeği gördüm. Sevgiydi, onu böylesine mutlu eden...

Sebebini kendisinin dahi bilmediği sevgiydi.Doğa sevgisi, insan sevgisi, kısacası “sevgi”

İşte onu yücelten buydu. Sevdiği şeyin nasıl olduğunu dahi bilmeden seviyordu. İçten gelen bir sevgiydi bu. Onun saf, temiz ve yüce ruhuna erişir değerde bir sevgiydi...

Bir an için, Tanrının onu neden kanatsız olarak dünyaya gönderdiğini düşündüm. O yüce ruh, o yüce kalp!.Tanrı onu öylesine büyük bir özenle işlemişti ki,... belki kendisi bile içtenliği karşısında hayran kalmıştı.

İçinden kopup geldiğim toplumun insanlarını düşündüm bir an. İki çeşit insan arasındaki zıtlık düşüncelerimi alt üst etti.

                        “Peki ya, insan ne demektir ?”

Biran bu sorunun derinliğine indim. Öyle ya, insan ne demekti ? Niçin vardı ? Niçin yaşıyordu ? Veya yaşadığını sanıyordu.

                        Aklıma kime ait olduğunu hatırlayamadığım şu dizeler geldi;

“Ey yaşadığını sanan ruhsuz insanlar, sizler aslında yoksunuz, gölgeleriniz var…”

İrkildim… Ben de diğerleri gibi sadece bir gölgeden ibaret değil miydim ?…

Biran kendimden nefret etmek geldi içimden. Sonra anladım ki; bu insanca bir davranış olmazdı.

Şaşırdım… Eskiden böyle düşünmezdim. Bende diğerleri gibi sadece nefret ederdim.

Düşüncelerim değişmişti demek. O yapmıştı bunu. Bana insanlığı, insanca düşünmeyi, sevgiyi öğretmişti. Oysa kendisi insan yüzü görmemişti bile. Sadece hissediyordu. İnsanın nasıl olduğunu bilmediği halde ona karşı sonsuz bir yakınlık duyuyordu. Halbuki bilse, gerçekte var olan insanın nasıl olduğunu bilse…

                        “Şiir sever misin ?”

Hayallerimden sıyrılıp yeni uyanmış bir insan mahmurluğu ile ona baktım. Soran nazarlarla beni süzüyordu.Düşüncelerim dal budak salarken onun yanımdaki varlığını biran için unutmuştum.

                        ‘’Evet bir zamanlar yazardım.’’

Gülümsedi.      

‘’Bense bayılırım.’’

Gülümsedim.

                        ‘’Öyle ise seni dinliyorum.’’

Soran gözlerini gözlerime çevirip;

                        ‘’Anlayamadım’’  dedi.

‘’Şiirlerinden birini söyle .... haydi....’’

Sustu. Hiç bir şey söylemeksizin başını önüne eğdi. Sonra dudaklarından sanki fısıldarmışçasına şu mısralar döküldü;

 ‘’ Bir mabet var benim olan,

                        Şamdanları kristal,

                        Sütunları altından.

                        Duvarları sevgi ile örülü,

                        Pencereleri ümit,

                        Kapıları mutluluk...

                        İşte benim evrenim;

                        Ölüme dek sonsuzluk.......’’

Birden fısıltı kesildi. Baktım, başı önüne eğik öylece duruyordu. Hiç sesi çıkmıyordu. Biran için onun ağladığını sandım.

                        ‘’Ne oldu’’

Yavaşça başını kaldırıp bana baktı. Yüz hatları bütünüyle değişmişti. Biraz önceki çocuksu gülümseyiş gitmiş, yerini dalgın bir tarza bırakmıştı.

Gözleri sanki sonsuzluğa bakıyordu. Hafiften esen rüzgarla birlikte dalgalanan saçlarının yüzünde meydana getirdiği uyartıları hissetmiyordu sanki.Boşlukla konuşuyormuşçasına;

                        ‘’Sıra sende ‘’ dedi.

                        ‘’Sıra mı ? ne sırası ?’’

                        Başını kaldırıp yüzüme baktı. Sonra sitemli bir gülümseyişle ;

                        ‘’Sen de şiirlerinden birini söylemeyecek misin ?’’

                        Gülümsedim.

                        ‘’Haklısın , öyle ise saçmalıklarımı dinlemeye hazır ol.’’

                        Sonra hayatımın kısaca bir özeti olan o şiiri ağır ağır okudum ;

                        ‘’Bu insanlar, benim insanlarım değil…

                           Bu hayat, benim hayatım değil....

                           Bu evren, benim evrenim değil...

                           Akıp giden bu zaman, beni değil...

                           İşte ben böyle, hem varım hem yokum...’’

                        Sustum... O yeşil gözlerini gözlerime dikip, her zamanki munis sesi ile ;

                        ’’Neden bu kadar karamsarsın  ?’’ dedi.

’’ Karamsarlık’’  gerçek anlamını dahi bilmediğim bu duygu gün geçtikçe içimde büyüyor, beni içinden çıkılmaz bir çelişkiye sürüklüyordu.  Oysa ben ne kadar isterdim; insanların hayalimde canlandırdığım gibi olmalarını... Ben de isterdim; hayata buzlu bir camın arkasından bakmayı... Halbuki ne görmüş, ne elde etmiştim ?... Biraz acı, biraz umutsuzluk, hepsi bu...’’

                        ’’ Soruma cevap vermeyecek misin ?’’

’’ Ne diyebilirdim ki ? ... Duyguları beni anlayamayacak kadar çocuksuydu.’’

’’ Biliyor musun, bazı insanlar hep kaybeder, bazıları kazanır. Bazıları ise kazandığını sanır. Oysa ortada kazanılmış yada kazanılacak bir şey yoktur. İnsan çıplak doğar ve dünyadan göçerken de çıplaktır. Kazandığımızı zannettiğimiz, benimsediğimiz her şey geride kalır. Adeta bizden kopmuş birer parçadır. Ama bizim değildir. Bizim olan tek şey ruhumuzdur. İnsan cebini değil ruhunu zenginleştirmelidir.

Ben benim diyebileceğim bir şeye sahip olamadım şimdiye dek... Çünkü, benimsemek istediklerim benden o kadar uzaktılar ki ... onlara erişemedim. Ve onları benden uzaklaştıran insanlardan nefret ettim.’’

                        Biran sustum. Sonra ayni ses tonu ile devam ettim.

                        ’’Şimdi anladın mı karamsarlığımın nedenini ?’’

                        Başını kaldırıp yüzüme baktı;

’’Evet ama her şeye rağmen hayat yaşanmaya değerdir. Var olmak, duymak, hissetmek ve sevmek  öyle güzel şeylerdir ki... İnan bana ... insan sevince kendini gerçekten mutlu hisseder.. Bazen ufak bir karıncanın varlığı bile beni mutlu etmeğe yeter. Havasını teneffüs edip, aşından yararlandığımız bu dünyayı biz insanlara verdiği için Tanrıya şükretmek beni mutlu eder. Çünkü bilirim ki, Tanrı sevgi ve mutluluğun simgesidir.

Bir süre hiçbir şey söylemeksizin öylece kalakaldım. Onu dinlerken adeta göklerde uçuyor gibiydim. O konuşurken kendimi gerçekten aciz ve lüzumsuz bir yaratık olarak görüyordum. Artık mutluydum.Çünkü insanları sevmeye başlamıştım.

Birden ellerime ıslak bir şeyin teması ile kendime geldim. Baktım, siyah kıvırcık tüyleri gözlerini örten bir köpek yavrusu ellerimi yalıyordu. Gülümsedim. Biran için onun varlığı beni mutlu etmeye yetmişti.   

’’ Demek.... demek, mutlu olmak o kadar zor değilmiş ’’   diye düşündüm.

’’ Adı ne bunun ?’’

Parmaklarını hayvanın tüyleri arasında gezindirirken cevap verdi.

                        ‘’ Kıvırcık’’

gülümsedim.

‘’ Tam ona göre bir isim. Onu çok sevdiğin belli.’’

Dalgın bir eda ile;

‘’Evet ‘’ dedi.  ‘’O benim yegane dostum.

Elini tuttum. Ve içten gelen bir deyişle ;

’’Hayır ’’ dedim ’’ Bundan böyle bir dostun daha var.’’

Gözleri çocuksu bir mutlulukla parıldadı. Yüzü tatlı bir tebessümle aydınlandı.

                        ’’ Gül, kızım ağılın kapısını açıp hayvanları çayıra salmamışsın...’’

            İkimiz de biran içinde bulunduğumuz atmosferin sihrinden sıyrılıp, sesin geldiği yöne baktık.

Yaşlı adam kolları bileklerine kadar sıvalı, sırtında eski bir yelek kulübenin kapısı önünde duruyordu. Başındaki namaz takkesi az evvel sabah namazını ifa ettiğini belgeliyordu. Sonra bana hitaben ;

                        ’’ Günaydın evlat, kolun nasıl ?’’ dedi.

                        Minnetimi küçük bir cümle ile ifade ederek ;

                        ’’ Sağ olun efendim, size gerçekten çok şey borçluyum.’’

                        Dedim. Buruşuk yüzü gülümsedi.

                        ’’ Boş ver evlat ’’

                        Döndü, tam kapıdan girecekken birden akılına gelmiş gibi durdu. Ve ;

                        ’’Ama eğer kendini gerçekten borçlu hissediyorsan, içeri gel konuşalım.’’ dedi.   

Şaşırmıştım...

Benimle konuşacak neyi olabilirdi ki ?... Ardı sıra onu takip ettim. O taraçadaki her zamanki koltuğuna oturdu ve bir kral edası ile fakat asla azamet göstermeden ;

                        ‘’ Otur evlat … konuşalım ‘’  dedi.

Gösterilen yere oturdum.Meraklı nazarlarla onu süzüyordum. O ise gayet sakin bir tavırla, tabakasından çıkarttığı bir miktar tütünü evvelce hazırladığı kağıdın içine yaydı. Sonra kağıdı bir rulo haline getirerek dilinle uç kısmını yapıştırarak sigara şekline soktu. Sonra onu cebinden çıkarttığı çakmağı ile yakarak bir nefes çekti, dumanı tavana doğru üfledi ve bana dönerek;

                        ‘’Bundan sonar ne yapmayı düşünüyorsun ?’’  dedi.

                        Hiç düşünmeksizin;

                        ‘’Kaçacağım ‘’ dedim.

                        Birden yüzündeki hatlar sertleşti. Kızgın bir ifade ile ;

                        ‘’Peki nereye kadar ?‘’  dedi.

                        Ses tonu yükselmişti.

                        ‘’Sonunda seni yakalarlar...’’

                        Durdum. Çaresiz bir tavırla;

                        ‘’Peki sizce ne yapabilirim ?’’

İhtiyar esas söylemek istediğinin sırası gelmiş gibi bir tavır takındı. Elindeki sigaradan bir nefes daha çekip, yukarı doğru üfledi. Sonra gözlüklerini düzelterek ;

                        ‘’Burada kalabilirsin ‘’ dedi.

                        ‘’Size yük olmak istemem…’’

                        İhtiyar kızmış gibi görünerek ;

                        ‘’Dikkat et evlat, bu bir iş teklifidir.’’ Dedi.

                        Şaşırmıştım… Bana yaptıracak ne gibi işleri olabilirdi ki ?...

                        ‘’Peki ne yapabilirim ?’’

İhtiyar bir zafer kazanmış gibi tebessüm ederek, elindeki sigarı tahtadan yontulmuş tablaya bastırdı. Sonra oturduğu yerden kalkarak taraçanın kenarına gitti. Adeta kuvvet alıyormuşçasına parmaklıklara tutunup uzun süre boş gözlerle uzayıp giden ovaları, onların ötesindeki dağları süzdü.Sonra titreyen parmağını ovalar doğrultusunda işaret edip ;

                        ‘’İşte…’’ dedi.

‘’Şu gördüğün tepenin ötesinde bir tarlamız var… Bir buğday tarlası…Kendi küçük ama değeri büyük bir tarla… İşte bizi geçindiren budur…’’

Sonra bana döndü. Yüz hatları şaşılacak derecede değişmişti. Titreyen dudakları ağlayacakmış hissini uyandırıyordu. Birden kendisini incelediğimi fark edip toparlandı.

Geldi ve yerine oturdu. Bir süre sustuktan sonra titrek bir sesle ;

                        Oysa … şimdi…onu tek başıma ekip süremeyecek kadar yaşlıyım.’’ Dedi.

Ve sonra sustu ve bir daha konuşmadı. Ama bu sükut konuşmasından daha etkileyiciydi.

Ne yalan söyleyeyim... etkilenmiştim.

                        Derin bir nefes aldım ve ;

                        ‘’Pekala öyle ise kalıyorum’’

Yaşlı adam önce hafiften tebessüm etti. Sonra bu tebessüm büyüdü, genişledi, yerini çocuksu bir mutluluk aldı. O sırada içeri giren ihtiyar kadın konuşmanın son kısmına yetişmiş olacak ki... o da mutlu görünüyordu...

Ben ise hepsinden çok daha mutluydum. Çünkü ilk kez insanlar tarafından seviliyordum. İlk kez bana yardım eli uzatılmıştı. Ve bu elin sevgi dolu sıcaklığına öylesine ihtiyacım vardı ki,... Boğulmak üzere olan bir kimsenin içgüdüsel refleksi ile bu eli kavradım. Artık benim de bir yuvam vardı.Mutluyum. İçimde gitgide büyüyen bu mutluluğu birisine açmak, onu mutluluğuma ortak etmek ihtiyacını duydum. Kalem ve kağıt bu arzumu gerçekleştirdi. Bu günlüğü tutmamın yegane nedeni bu.

                        Dileğim odur ki;... mutlulukla başlayan bu satırlar hep mutlulukla sürer.