BİRİNCİ BÖLÜM:

            

            Hava açık ve bulutsuzdu. Baharın ilk belirtileri olan papatyalar, gökyüzüne doğru uzanan tepeciklere birer konfeti misali yayılmışlardı. Güneş ışıklarını, bir gelin gibi süslenmiş kırlara uzatmış, baharla gelen bu mutluluğa ortak oluyordu. Toprak ana da güneşe kucağını açmış adeta onu çağırıyordu.

Adam alnı terden sırılsıklam bir halde son gücünü harcayarak yukarı doğru tırmanıyordu. Ceketini omzuna almış, boynuna da bir mendil bağlamıştı. Sol omzunu kaplayan kırmızı leke mintanın koluna kadar uzanıyordu. Yaralıydı. Elindeki sık sık yüzüne götürüp alnına biriken damlacıkları sildiği ikinci bir mendil de kan ve terden sırılsıklam olmuş kullanılmayacak haldeydi. Sırtındaki rengi soluk mintan terden vücuduna yapışmış, hareket kabiliyetini kısıtlıyordu.

Bir an durup, kısık gözlerle geriye baktı. Gözlerinde geçmiş günlenin hüzün dolu anıları yaşıyor gibiydi. Göz pınarlarındaki ter damlacıkları, belki de onun gözyaşlarıydı.Derin bir soluk aldı. Sonra başını kaldırıp göğe baktı. Susuzluktan kurumuş dudakları anlaşılmaz bir duanın ilk heceleri ile kıpırdandı, ve yine anlaşılmaz bir tavırla döndü, yoluna devam etti. Attığı her adımla gerçekten biraz daha uzaklaşıyor, hayallerine biraz daha gömülüyordu.

Çok uzaklardan gelen rüzgarın tatlı sesi, güçlükle soluyan adamın hırıltısına karışıyordu. Anadolu'nun bağrından kopup gelen ufak dere, adamın aksi yönünde tepeden aşağı doğru süzülüyor, beraberinde götürdüğü ufak çakıl taşları ile birlikte tepenin altında kayboluyordu. Adam biran gözleri ile suyun akışını takip etti. Sanki tüm umutlarını da beraberinde götürüyormuşçasına kaygılandı. Alnına dökülen saç tutamını eli ile geriye atıp derin bir nefes aldı, gerindi, yürümekten perişan olan ayaklarını salladı. Bir kez daha çevresine bakındı ve sonra tekrar yola koyuldu.

Hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan yol tüm umutlarını kırıyordu. Yorgunluktan ve susuzluktan bitkin bir halde tepenin sonuna vardığında, serin rüzgarın yüzüne çarpması ile kendine gelir gibi oldu. Susuzluktan yutkundu, sonra birden, sanki yerden bitivermiş gibi beliren çiftliği gördü. Tepenin tam ortasında kendisinden aşağı yukarı yüz metre kadar uzakta idi. Bir süre şaşkın gözlerle bakakaldı. Bir türlü inanamıyordu. Sonra gerçeği kabullenmiş gibi doğruldu, ağır adımlarla o yöne doğru yürümeye başladı.

                        Ev ufak bir alanı kaplayan bahçe ile, bahçe de tahta bir çit ile çevrilmişti.

Sonra birden çitin diğer ucunda, tavuklara yem serpen genç kızı gördü. Şaşırdı. Bir an tereddütle olduğu yerde kaldı. Sonra ağır adımlarla yaklaştı. Genç kız, sanki bir önsezi ile geri döndü. Adam şaşkın bir ifade ile bir süre kızı süzdü. Gözleri uzanıp giden kırlar gibi yeşil, ayni zamanda hüzün doluydular. Başındaki yemeninin kenarı sarı işlemelerle süslüydü. Ayni motifteki işlemeler, şalvarının kenarında da vardı. Bir heykeltıraş'ın elinden çıkmış gibi duran yüz hatları bahar çiçeklerini andırıyordu.

                        Meraklı bir ifade ile; “ Kimsiniz ? “ dedi.

“ Bağışlayın, galiba sizi korkuttum... Yoldan geçiyordum... Birden çiftliği gördüm... Acaba bana verebilecek bir bardak suyunuz var mı ?  “

                        Genç kızın yüzü tatlı bir tebessümle aydınlandı. Adam yaklaştı;

                        “Yabancısınız galiba ? “

                        “Evet, siz hep burada mı yaşarsınız ? “

                        Bahar misali bir tebessümle, genç kız cevap verdi.

                        “ Evet, annem ve babam ile birlikte.. “

                        Adam hayli şaşırmıştı. Meraklı nazarlarla kıza baktı.

                        “Çok garip, bu dağ başında yaşamak ha ? “

                        Kız munis bir sesle; “Evet ama doğa ile kucak kucağa ve mutluyuz.”

                        Adam başını salladı. “Anlayamıyorum.”

                        “Bunu anlamak o kadar zor değildir ki...”

Adam şaşkın şaşkın genç kızın yüzüne baktı. Sonra birden şimdiye kadar farkına varmadığı bir ayrıntıyı fark etti. Yüz hatları şaşkınlıktan daha da gerildi. Elini kaldırıp genç kızın gözleri önünde bir süre sağa sola salladı. Hiç bir tepki yoktu. Yeşil billuri gözler bir taş bebeğin cam gözleri gibi ileri bakıyorlardı. Bir an inanamadı. Elini bir kez daha billuri gözler önünde gezindirdi... Birden genç kız titrek bir ses ile;

“Neden sustunuz ?... Anlıyorum elinizi bir süre gözlerimin önünde salladınız ve gerçeği anladınız değil mi ?... Boşuna cevap vermeye çalışmayın...Evet, körüm... Tanrının insanlara en büyük lütuf'undan yoksunum. Ama diğer insanlardan çok daha mutluyum.

Adam yutkundu, içinin burkulduğunu hissetti, fakat kelimeler boğazında eriyip gidiyordu. Sustu.

                        Bu sükunet, birden titrek bir erkek sesi ile bozuldu;

“Gül, ne oldu yavrum?”

                        Genç kız sesin geldiği yöne dönerek;

“Bir yolcu baba, çok susamış.” dedi.

Yaşlı adam tel çerçeveli gözlüklerini düzeltip, bir süre yabancıyı süzdü, sonra hafifçe gülümsedi.

“İçeri buyur etsene kızım. Tanrı misafiri kapıda bekletilir mi ?” dedi ve dönerek eve doğru yürüdü.

                        Genç kız eli ile evi işaret edip; “Buyurmazmısımız ?” dedi.

                        Adam bir an tereddüt etti. “Sizi rahatsız etmek istemem.”

                        Kız tabii bir içtenlikle; “Böyle bir şey söz konusu değil.” dedi.

Yabancı tahta çitin öbür ucundaki kapıdan geçip, kızın peşinden kulübeye yollandı. Ufak fakat ufak olduğu kadar da sevimli bir yerdi burası. Kapının kirişinde üç tane kırlangıç yuvası vardı. Her yuvadan birer yavru kırlangıç kafası uzanmış, etraflarını şaşkın nazarlarla süzüyor, ötemiyor ama acayip sesler çıkartıyorlardı.

Adam kapının pervazına çarpmamak için başını eğdi. Duvarın yer yer çatlamış sıvaları dökülüyordu. Kapıdan girişte ilk göze çarpan şey; basamakları eskimiş merdivendi. Yer yer çürümüş basamaklar insana pek güven hissi vermiyordu. Genç kızın arkasından merdivenleri çıkarken karışık düşünceler içindeydi. Her basamak ayrı bir nota ile gıcırdıyordu. Adam, bir an kendini piyanonun tuşları üzerinde dolaşan bir kediye benzetti. Gayri ihtiyari gülümsedi. Klavyenin sonuna geldiklerinde geniş bir aydınlık, bunu takip eden sarmaşıklarla kaplı bir taraça belirdi. Taraça aşağı doğru uzanan yeşil kırları onların üzerlerine serpiştirilmiş papatyaları ve birden beliren tepeleri eşsiz bir ziyafet gibi gözler önüne seriyordu. Adam bir şey söylemiyordu ama gözleri doğanın bu muhteşemliği karşısında hayranlığını gizleyemiyordu. Taraçanın köşesindeki masada oturmakta olan yaşlı adam ona gülümsedi ve;

“Buyur evlat, otur. “ dedi.

                        Adam çekingen adımlarla yaklaştı, gösterilen yere oturdu.

                        “Anlat bakalım evlat nereden gelir, nereye gidersin ? “

Adam sanki böyle bir soru beklemiyormuş gibi şaşırdı. Verecek cevap bulamadı. Sonra aklına gelmiş gibi; “Kaçıyorum. “ dedi.

                        Şaşırma sırası yaşlı adama gelmişti. “Neden ? “

                        “Jandarmalardan... “ dedi.

                        “Peki neden , ne yaptın ki ?...”

Adam bir süre durdu. Olanları hatırlamaya çalıştı. Gözleri geçmiş günlerin acı dolu anıları ile buğulandı. Gayri ihtiyari nefretle içi titredi. Ve insanlığa bir kez daha lanet etti.

                        O aslında Jandarmalardan değil insanlığın acımasızlığından kaçıyordu.

Bir an hayalleri dalgalandı...

Bir yaz akşamı,... Yalnızsın. İnanabileceğin, güvenebileceğin hiç kimse yok. İnsanlar senin varlığınla ilgilenmiyorlar bile. Yolda yürürken kendini görünmeyen bir adam gibi hissediyorsun. Var olan ama görünmeyen...

Yürüyorsun, bir insan selinin aktığı yolda. Ama yalnızsın. İnsanlar arasında kendini aciz bir karınca gibi hissediyorsun. Çevrendekiler ise gittikçe irileşiyorlar. Korkuyorsun... Ölümden değil, hayatın gerçeklerinden.

Pişmansın, dünyaya geldiğine. Ümitsizsin ve yalnızsın.İnsanları sevmek istiyorsun, onlarsa senden nefret ediyorlar. Çalışmak istiyorsun, iş vermiyorlar. Yalnızsın ve açsın. Açlık insana her şeyi yaptırır. Fırının önünden geçerken, nefsin tüm benliğine hakim oluyor. Artık, nefsinin idare ettiği bir robotsun. Çalıyorsun, yaşamak için. Yakalıyorlar. Toplumun düzenini bozdun diyorlar. Hırsızlık suçundan hüküm giyiyorsun.

İşte ilk kez o an insanlığa lanet ediyorsun. Bu hayattan tiksiniyorsun ve kaçıyorsun...

Belki haksızlıktan, belki yenemediğin güçlüklerden, belki de insanlıktan...

Seni durdurmak isteyen gardiyanı bıçaklıyorsun. Artık sadece bir hırsız değil, ayni zamanda katilsin. Toplum nazarında yakalanıp cezalandırılması gereken bir suçlusun. Kısaca, bu dünyanın insanı değilsin...

                        “Suyunuzu getirdim...”

Genç adam şaşkın gözlerle kendisine su uzatan kıza baktı. Daha geçmişteki anıların etkisinden kurtulamamıştı. Sonra birden kendini toparladı ve kendisine uzatılan suyu aldı.

“Teşekkür ederim.”

Bardağı ağzına götürürken gözlerini daha genç kızdan ayırmamıştı. Ona karşı tarifsiz bir acıma hissi duyuyordu. İçi burkuldu.

                        “E,..evlat, niçin Jandarmalardan kaçtığını söylemedin...”

Adam duraladı. Çevresine bakındı. Besbelli lafı değiştirecek bir şey arıyordu. Sonra vazgeçti. Yavaş fakat kararlı bir sesle;

“Birini öldürdüm...” dedi ve başka soru sormaması için gözlerini o sırada içeri giren yaşlı kadına çevirdi.

Takriben altmış, altmış beş yaşlarındaydı. Beyazlaşmış saçları, güneşte yanarak koyulaşmış derisi ile tam bir tezat teşkil ediyordu. İlk bakışta yaşını hiçte göstermiyordu. Fakat yüzündeki yılların çizgileri gerçeği açıklıyordu. Yer yer buruşan deri kıvrımları dağlık bir bölgeyi andırıyor, bu kıvrımlar bazen kaybolup yerini düz ovalara bırakıyor sonra tekrar beliriyordu. Adamın gözleri bir an yaşlı kadının feri sönmeye yüz tutmuş gözlerine takıldı. Bu gözlerde bitkinlik, yorgunluk, acı ve ümitsizlik göreceğini sanmıştı. Şaşırdı... Bu gözler ümit doluydu, hayat doluydu, sevgi doluydu. Adam bir an hayatının son demine gelmiş bir insanın bu denli yaşam dolu olmasına hayret etti;

                        “Jandarmalar geliyor...”

                        Yaşlı kadının dudaklarından dökülen bu sözler, adamı kendine getirdi.

Birden tüm gerçekleri gördü. Gitmesi gerekiyordu. Ani bir kararla yerinden kalktı, fakat

yaşlı adam daha önce davranıp onun önüne geçti.

                        “Dur, seni hemen yakalarlar.”

                        Adam, ‘Peki ne yapabilirim?’ der gibilerden ona baktı.

Yaşlı adam sanki bu soruyu bekliyormuş gibi;

                        “Benimle gel.” dedi.

Ses tonu o denli etkileyiciydi ki, adam ona güvenmek zorunluluğunu hissetti. Yaşlı adam onun hiçbir şey söylemesini beklemeden geri döndü ve merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Basamakların yarısına geldiğinde, dönüp geriye baktı. Onun tereddüt ettiğini gören yaşlı adam, heyecanlı bir sesle; “Çabuk ol...” dedi.

Adam içinde bulunduğu durumun ciddiyetini kavramıştı. Hiçbir şey söylemeksizin onun arkasından yürüdü. Aşağı kata indiklerinde yaşlı adam yere eğildi, ve döşemeden hiç ayırt edilmeyen kapağı açtı. Kapağın açıldığı yerden aşağı doğru bir merdiven uzanıyordu...

Yaşlı adam eliyle işaret ederek; “Haydi gir...” dedi.

Adam artık düşünme unsurunu yitirmişti. Refleksleri onu yönetiyordu. Basamakları çürümeye yüz tutmuş merdivenlerden aşağı inerek zifiri karanlık mahzene girdi. Ortalık küf kokuyordu. Adam sebebini bilmediği bir tedirginlikle başını eğdi.

Tahta kapak üstüne kapanınca ortalık daha da karardı. Mani olamadığı bir korku dalgası tüm benliğini sardı. El yordamı ile bulunduğu yeri yokladı. Sonra bir basamak daha indi.

Yukarıdan sesler geliyordu. Kulak kabarttı. İki yabancı erkek sesinin arasında yaşlı adamın titrek sesi gayet açık bir şekilde seçiliyordu. Ses titrek ama kendinden emin bir şekilde, aradıkları şahsın orada olmadığını söylüyordu. Adam bir kuş gibi çırpınan kalbini durdurmak istercesine göğsüne bastırdı. Sonra ne olduğu anlaşılmayan bazı konuşmalar oldu. Sonra sesler yavaşladı ve bir fısıltı gibi kayboldu. Az sonra kalın kapak garip bir gıcırtı ile açıldı. Adam başını kaldırdı, keskin bir ışık huzmesi içerisini doldurdu. Adam içgüdüsel bir refleksle gözlerini kıstı. Sonra itina ile basamakları çıkmaya başladı. Basamakların sonuna geldiğinde, yaşlı adamın güleç yüzü ile karşılaştı.

                        “Korkma, gittiler. “

Biran şaşkın gözlerle onu süzdükten sonra dışarı çıktı. Temiz hava adeta onu sarhoş etmişti. Başı dönüyordu. Birkaç adım attı, sendeledi, sonra durdu, döndü, yaşlı

adama minnet dolu bir sesle;

“Sağolun, size borçluyum ama daha fazla kalamam...” lafın sonunu getiremedi. Birden omzundan dayanılmaz bir sızı yükseldi. Dizlerindeki kuvvet bir anda tükendi. ve olduğu yere çöktü. Yaşlı adam işte o zaman omzundan göğsüne doğru gittikçe büyüyen kırmızı lekeyi fark etti. Eğildi, ceketini çıkartıp gömleğinin kolunu yırttı. Omuz kandan görülmeyecek haldeydi.

                        “Şansı varmış, kurşun kemiğe dokunmamış. Haydi onu içeriye taşıyalım.”

Biraz sonra yara pansumanlanmış, kan durmuştu. Her şey sanki biran içinde olup bitmişti. Adam gözlerini loş odanın soluk duvarları arasında açtığında, ilk gördüğü şey; ihtiyar adamın meraklı nazarları oldu. Gözlerini bir süre odanın küf kokan manzarası üzerinde gezindirdi. Duvarın tam köşesinde iri taşların yan yana bitiştirilmesi ile oluşturulmuş eski bir şömine duruyordu. Yosun tutmuş taşların çatlakları karıncalar için eşi bulunmaz birer yuvaydı. Hatta bu çatlaklardan birinden irice bir kertenkele başını uzatmış, şaşkın nazarlarla onu süzüyordu. Şöminenin pervazında ağını kurmuş örümcekle kadro tamamlanıyor, ortam tam bir hayvanat bahçesi görünümünü veriyordu. Taş duvarları islenmiş şömine belki de yılların anılarını taşıyordu. Şöminenin tam üstündeki pervaza konulmuş mum yarısına kadar erimiş, eriyen mum taşın kenarından aşağı süzülmüş ve hoş bir görünüm yaratmıştı. Mumun tam üstünde duvara yatay olarak asılmış çiftenin örümcek ağları ile kaplı oluşu, uzun zamandır kullanılmadığını belgeliyordu. Şöminenin bitiminde duvara sırtını vermiş tahta bir masa duruyordu. Oldukça eskiydi. Yer yer beliren çatlaklar, bazen genişleyerek hatırı sayılır aralıklar oluşturuyordu. Buna rağmen üstünde uyuklayan kedinin ağırlığını çekebilecek güçteydi. Kedi kuyruğunu bacaklarının arasına almış, başını ise ön ayaklarının üstüne uzatmış, miskin miskin uyuyordu.

İçerisi sıcak sayılırdı. Ama adam, belki de duvarların görünüşünden olacak ki... içinde soğuk bir ürperti hissetti. Bu ürperti gittikçe büyüdü, titreme halini aldı. Bir elektrik şokuna kapılmışçasına titriyordu. Sora bu titreme yavaşladı ve sönükleşti. Sonra tamamen durdu. Adam biraz kendine gelmişti. Gözlerini açtı. Şimdi kendini daha iyi hissediyordu. Kalkmak için doğruldu, fakat omzunda aniden beliren sancı onun bu hareketine mani oldu. Tekrar uzanmak zorunda kaldı. Yaşlı adam içtenlikle;

                        “Ağrı biraz hafifledi mi ?” diye sordu.

                       Adam dalgın gözlerle bir süre onu süzdükten sonra “evet” anlamında başını salladı. Yaşlı adam derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı ve ; “Güzel “ dedi.

“Şimdi tüm olanları unutup uyumaya çalış. Göreceksin, yarın kendini daha iyi hissedeceksin.”

Sonra ağır adımlarla kapıya yürüdü. Zaten loş olan odanın kapanması ile daha da karardı. Adam biran için kendini tam anlamıyla halsiz hissetti. Göz kapakları mıknatısın zıt kutupları gibi birbirini çekiyordu. Derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı.

Artık bütün çelişik düşünceler durulmuştu. Sadece masanın üstünde pinekleyen kedinin çıkarttığı mırıltılar duyuluyordu. Sonra oda sustu.