BEŞİNCİ BÖLÜM:

  

Güneş, ilk ışıklarını adeta  ’’kalk’’ dercesine pencereden içeri uzattığı zaman, adam daha gözlerini bile kırpmamıştı. Başını kaldırıp, dışarı baktı. Yeni bir gün doğuyordu. İlk bakışta diğerlerinden hiç bir farkı olmayan bir gün,... Oysa onun için acı dolu yaşamının belki de en üzücü günüydü...

Bir melek,... gökten inmiş bir melek,... insanın ne denli kötü bir yaratık olduğunu gördükten sonra, insanlıktan tiksinerek, geldiği yere dönmez miydi ?

Başını sallayarak düşüncelerini dağıtmaya çalıştı. Sonra ayağa kalktı. Amaçsızca odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Kolundaki saat leşine baktı; altıya geliyordu... Bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti. Sonra dumanı havaya doğru üfürdü. Dumanın boşlukta ağır ağır, yükselişine, sonra ardında kendine özgü bir koku bırakarak kayboluşuna tanık oldu.

İnsan hayatı da böyle değil miydi ? Ardımızda bıraktığımız bize özgü şeyler... Oysa onun ardında bırakacak yamalı elbiselerinden başka bir şeyi yoktu.... Belki bir iyilik... ama o da boştu.

Sanki tüm çektiklerinin acısını sigaradan çıkarıyormuşçasına, kül tablasına bastırdı. Sigara izmaritleri adeta taşmak üzereydi. Yeni bir tane daha yakmak için elini pakete attı, boştu....

Canı sıkıldı. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Ağır adımlarla merdivenin yer yer çürümüş, küf kokan basamaklarını inmeye başladı. Tam merdivenin bitiminde yaşlı adam ile karşılaştı. İhtiyar şaşkın bir ifade ile;

                        ‘’ Hayrola evlat, erkencisin bu sabah ?’’

Adam bir süre onu süzdü. Önce bir şey söylemek lüzumunu hissetti. Sonra vazgeçti. Başını önüne eğip ağır adımlarla dışarı çıktı.

Temiz hava ciğerlerine dolunca, başı döner gibi oldu. Nefes alıp verdikçe ciğerlerindeki dumanı adeta dışarı püskürtüyordu. Ciğerleri bir soba borusuydu sanki,...

                        Yürüdü... ortalık henüz sessizdi.

‘’İşte’’  dedi kendi kendine, ‘’ Evrenin henüz temiz olduğu an... birazdan tüm insanlar uyanacak ve bir gün boyu, bir önceki gün yaptıkları işi yine tekrarlayacaklar....Yani dünyayı pisletmek...’’

Yüzünü buruşturdu. Biran için kendinin de bir insan olduğunu hatırladı. Ve kendi de dahil, tüm insanlığa lanet etti.

Yorgundu. Olduğu yere çöktü. Gözleri ufka dalıp giderken birden omzuna bir elin dokunması ile döndü. Yaşlı adam dikkatle onu süzüyordu.

                        ‘’Neyin var evlat senin ?’’

                        Şaşırdı. Ne diyebilirdi ki ? İnsanlığından utandı.

                        ‘’Söylermisin bana,... sence insan nedir ?’’

                        Yaşlı adam duraladı. Böyle bir soru beklemiyordu.

                       ‘’İnsan....’’ dedi,  ‘’Tanrı’nın yeryüzüne vuran gölgesidir,... Tanrıyı yansıtır....’’

‘’Peki...’’ dedi adam,  ‘’Tanrı, kötülük yapar mı ?’’

Yaşlı adam bir kez daha şaşırdı. Duraladı. Sonra başını göğe kaldırarak;

‘’Hayır...’’  dedi.

‘’Peki öyle ise insanlar niye kötü ?’’

İhtiyar yutkundu. Mantığa uygun bir cevap bulmaya çalıştı. Gözleri ufka çevrili öylece duruyordu. Sonra sağ elini adama doğru uzatıp, sol eli ile parmaklarını işaret ederek;

‘’Bak...’’  dedi.  ‘’Beş parmağımda ayni uzunlukta mı ?.... değil.... Çünkü Tanrı hepsine ayrı bir ödev vermiş,... ayırmış onları birbirinden.... Doğaya bak... tüm canlılar birbirinden farklı... bir köpek evcildir... kimseye zarar vermez.... ama ayni soydan gelen kurt ise vahşidir... evcilleştirilemez...İşte insanları birbirinden ayıran bu farklılıktır. Gerek fiziki, gerek ruh yapısı olarak....’’

Biran sustu. Derin bir nefes aldı. Ve devam etti;

‘’Güzel ve çirkin insanların gözleri ile yaptıkları değerlendirmenin bir ürünü olan kavramlardır. Aslında güzel ve çirkin diye bir şey yoktur.... İyi ve kötü vardır.... Benim güzel addettiğim bir şey, bir başkası için hiçte hoş olmayabilir... İnsanlar bir görüntü olarak Tanrını katında eşittirler. Güzel ya da çirkin... herkes her şeyden önce insandır.... İnsanı insan yapan üzerinde taşıdığı kılıf değildir...

Oysa iyilik ve kötülük insanın özünü teşkil eder. Tanrıya göre iyi iyidir,... kötü de kötü... İşte insanı insan yapan bu olgudur...

Güzel olan her şey iyi değildir... Oysa iyi olan her şey güzeldir...

Bence insanları dış görünüşlerine göre değerlendirmek yanlış bir davranış olur. İnsan hiçbir zaman güzelliğe, paraya aşık olmamalıdır. Çünkü güzellik bir Tanrı lütfudur....

            İyilik ise fazilettir. Herkes güzel olabilir ama, çok az kişi gerçek anlamı ile iyidir.

Para ise güzellik gibi geçicidir. Gerçi bizimle beraberdir ama bizden bir parça değildir. Esas olan ruh güzelliği, ruh zenginliğidir. Bu gerçeği bizim olduğunu sandığımız bu şeylerin, bizi birer birer terk etmesi ile anlarız... Ama artık çok geçtir.... Erişemeyiz onlara... Bizim değillerdir çünkü....’’

Sustu. Başını önüne eğip bir süre öylece durdu. Belki de ihtiyar nefesi bu kadar uzun konuşmaya kafi gelmemişti.

‘’Peki benim gibi bir serseriye neden kapınızı açtınız ?’’

Yaşlı adam başını kaldırıp ona dikkatli dikkati baktı.

‘’İnsan....’’  dedi  ‘’İyi de olsa, kötü de olsa, Tanrıdan kopmuş bir parçadır... Ve Tanrının her parçası kutsaldır.... Sevgi ve saygı gösterilmeye layıktır... Seni sen olduğun için değil,... Tanrının bir parçası olduğun için evime kabul ettim. Çünkü bizim için bir Tanrı misafirisin her şeyden önce...’’

‘’Tanrı misafiri...’’

                           Esefle başını salladı.

            Bir Tanrı misafiri böyle mi olmalıydı? Ayağa kalktı. İçinde garip bir duygu vardı.

            Bilinçsizce yürüdü. Ne yaptığını, hatta ne yapmak istediğini bile bilmiyordu. Ayakları onu tahtaları çürümeye yüz tutmuş eski dağ evinin önüne götürdü. İçeri girdi. Basamakları çıktığının farkına bile varmadı. Sonra birden onu gördü…Balkonun tahta parmaklığına tutunmuş, gözleri ufka, güneşin doğduğu yere çevrili öylece duruyordu.

Usulca, adeta onu ürkütmekten korkuyormuşçasına;

            ‘’Gül…’’   diye fısıldadı.

Genç kız irkildi. İçinde bulunduğu hayal aleminden kopup gelivermişti sanki…

Ağır ağır döndü…’’Seni dinliyorum…’’ der gibilerinden ona baktı. Adam biran şaşırdı. İçini garip bir heyecan kapladı. Sesi titriyordu. Adeta fısıldar gibi;

            ‘’Affet beni…’’     dedi.

            ‘’Ben insanlığın yüz karasıyım. Benden nefret et… Çünkü ben buna layığım…Eğer sence bir anlamı olsaydı, senin için şu an ölmek isterdim….’’

Biran sustu. Yüz hatları gerilmişti. Sonra acı bir tebessüm belirdi yüzünde. Dudakları hafifçe kıpırdandı;

            ‘’Ölmek… ilk görünüşte ürkütücü bir kavram. Ama senin varlığını benliğimde hissederek ölmek bile güzel… İşte o zaman ölümümün bir anlamı oluru belki… Fakat ,…Yaşamak….senin varlığını bilerek yaşamak… seni mutlu edebilmek için yaşamak…çok daha güzel…En az senin kadar güzel….’’

Gen kız dikkatle onu dinliyordu. Sanki görmek istiyormuşçasına, bakışları sabitleştirmişti. Kelimelerin üstüne basa basa konuştu;

            ‘’Her şeyden önce şunu bilmelisin ki;…Affetmek önce Tanrı’ya mahsustur…Kulun kulu affetmesi sonra gelir. Çünkü birinin, bir diğerini affetmesi için, kusursuz olması gerekir. Oysa kusursuz insan yoktur. Senden hiçbir zaman ölmeni isteyemem. Çünkü verdiği canı ancak Tanrı alabilir…Evet, bu bir hataydı ama geçmişteki hataları anarak hayıflanmanın hiçbir yararı yoktur. Mühim olan; onları bir daha tekrar etmemektir….’’

‘’Tanrım !... ‘’ diyordu içinden…’’Ne olur şu anda canımı al benim !...’’

Kendini onun yanında lüzumsuz hissediyordu. Ve kendine lanet ediyordu binlerce kez….

            ‘’Ben…’’  dedi.  ‘’Hatamı telafi etmek istiyorum… Çünkü,…çünkü seni seviyorum…’’

Bu sihirli sözcük genç kızın kalbinde gerip bir heyecan yaratmıştı. Dudakları yarım aralandı ve sadece;

            ‘’Ben de…’’    diyebildi.

Adam kendini sihirli bir seccadenin üzerinde uçuyormuş gibi hissetti. Mutluydu…

            ‘’Şu anda Tanrı’yı ne kadar seviyorsam, seni de o kadar çok seviyorum.’’

Birden bire genç kızın yüzündeki tebessüm uçup gitti. Tanrı sevgisinin bir başka sevgi ile kıyaslanması onu şaşırtmıştı.

            ‘’Tanrı…’’  dedi.  ‘’Sevgi ve mutluluğun simgesidir… İnsan sevince kendini gerçekten mutlu hisseder. Çünkü sevgi, mutluluğu davet eder. İnsanları sevmek ise kuşkusuz en güzel olanı… İnsan Tanrı’nın en güzel eseri ve yeryüzündeki bir parçasıdır. Zengin, fakir, güzel, çirkin ayrımı yapmaksızın insanları sevmek, dolayısı ile Tanrı’yı sevmek, bizi dünyaya gönderip yaşatmak lütfunda bulunduğu ve yeryüzünün en güzel nimetlerini bize sunduğu için, ona şükür etmektir.

            Ne var ki; sevgi ve aşk apayrı kavramlardır. İnsan herkesi sevebilir lakin bunlardan sadece birine aşık olur. Sevgi;…insan sevgisi, doğa sevgisi, hayvan sevgisi olabilir ama aşk….. tek ve kutsaldır….

            Bana aşk nedir ? diye sorsalar, kuşkusuz şu tarifi yaparım; Aşk sevgilerin özel olanıdır…Öyle ya; özel olmayan bir aşk, hayvan sevgisinden farksızdır. Tüm anlamını yitirir…. Ve anlamsız bir aşkta tuzsuz ekmeğe benzer….

            Tanrı sevgisine gelince;… O hiçbir sevgi ile kıyaslanamaz…. Çünkü o bizim sandığımızdan çok daha başka, çok daha yücedir…’’

Adam hayretle onu dinliyordu. Bir insan nasıl böylesine mükemmel olabilirdi ki ?..

            ‘’İnan bana…’’ dedi. ‘’ Beni ben yapan sensin….sende kendimi buluyorum..Çünkü seni seviyorum…Tanrı’yı seviyorum…ve onun yarattığı her şeyi seviyorum….’’

Biran içinde gitgide büyüyen bu mutluluğu haykırarak boşalmak ihtiyacı duydu. Taraçanın kenarına geldi. Parmakları ile tahta korkuluğu kavradı. Başını gökyüzüne kaldırarak;

            ‘’Seni seviyorum !...’’   diye haykırdı.

Bu haykırış, insanlığa, doğaya, ve hepsinden önemlisi; Tanrı’yaydı… Döndü, genç kıza hitaben;

            ‘’Hatalıyım…’’   dedi.

Kız derin bir nefes aldı;

            ‘’Hiç birimiz kusursuz değiliz. Ve olamayız da… Kusursuzluk ne sen, ne ben, ne de bir başkası için söz konusu olabilir. Lakin,… hatalarımızın telafisi ile daha az kusurlu olabiliriz….’’

Sonra başını göğe kaldırarak; ‘’Yalnızca Tanrı kusursuzdur…’’ dedi.

‘’Tanrı…’’  her şeyin başında onun sözü ediliyordu bu evde. Biran kendini Tanrının evindeymiş gibi hissetti. Çevresindeki kendini Tanrı’ya adamış kişiler yanında kendini cennette bir şeytan gibi hissediyordu.

            ‘’Söyler misin bana… Tanrı sence nedir ?’’

Genç kız biran duraladı. İlk kez birisi ondan Tanrı’yı anlatmasını istiyordu. Oysa Tanrı’yı anlatmak öylesine güçtü ki…

            ‘’Tanrı…’’  diye söze başladı.  ‘’ İçinde yaşadığımız evreni, var olan ve var olabilecek tüm varlıkların yaratıcısı; Allah birdir bence…İnsanlar, peygamberler, dinler ve kitaplar değişebilir….fakat sonuçta taptığımız Tanrı, cennet, cehennem ve geleceğine inandığımız ahiret günü, dinleri, renkleri ayrı da olsa her kişi için aynıdır….. Çünkü Tanrı tektir…Kimine göre Tanrı,…insanların muhayyilesinde yarattığı hayal mahsulü bir şeydir. Oysa gerçek olan bir şey varsa o da; Tanrı vardır….ve her şeyin yaratıcısıdır….

Biran için Tanrı’nın bir hayal olduğunu düşünelim…. Peki, çevremizde var olan şeyler nasıl oluştu ?... Suyun serinliği, taşın sertliği, çiçeklerin kokuları yoksa birer hayal mi ? Onları var eden mucizevi bir kudret değil de nedir ?

            Biz insanlara bu güzellikleri tattıran, bizi yaşatan O’dur… Bizler onun evreninde gelip geçici birer yolcu gibiyiz…’’

            ‘’Yolcu mu dedin ?... bir yolcu …. Evet, gerçekten bir yolcuyuz biz….’’

Birden sustu, kıza dönüp, özür dileyen bir ses ile;

            ‘’Bağışla…’’   dedi. ‘’ Sözünü kestim….Yolcu deyimi bana hapisteyken yazdığım bir şiirimi anımsattı…. Biliyor musun…hapiste insanın düşünmek, hayal kurmak ve okumak için bol vakti oluyor….Zaten mahpusluğun tek güzel yanı bu…bol vaktinin olması…’’

Sonra susup genç kıza baktı.

            ‘’O şiir’i okumamı ister misin ?’’

Kızın yüzü tatlı bir tebessümle aydınlandı.

            ‘’Tabi… sevinirim…’’

Adam sanki bu cevabı bekliyormuş gibi gülümsedi. Sonra yüzünü dağlara çevirerek sanki çok uzaklardan sesleniyormuşçasına o şiiri okudu;

            ‘’Yorgunsun…uzaklardan gelmişsin…

            Bitiksin adam akıllı…

            Bir dost, bir ümit, bir soluk…

            O da ha gitti,…ha gider…’’

Şiirini okuyup temenna ettikten sonra alkış bekleyen bir ilkokul talebesi gibi heyecanlıydı. Genç kıza baktı…Hiçbir tepki yoktu…

            ‘’Beğenmedin….galiba…’’

            ‘’Yoo hayır….’’  Dedi genç kız…. ‘’ Sadece düşünüyordum…Bir dost, gerçekten bir ümit, bir soluk demek…Hele insanın o soluğa ihtiyacı varsa…’’

            ‘’Ben…’’  dedi adam,  ‘’Ömür boyu dostun olmak isterim…’’

Sonra başını önüne eğip adeta fısıldar gibi sordu;

            ‘’Benimle evlenir misin ?’’

Genç kız başını ufka çevirip sadece sustu.

            “Biliyorum, senin mükemmelliğin yanında benim varlığım söz konusu edilemez. Ama inan ki, seni mutlu edebilmek için elimden geleni yaparım. Sana layık olmaya çalışırım….Düşün bir kere,… sadece sen ve ben… sevgimiz katık, aşkımız arkadaş, doğa ise evimiz olurdu….Güneş ısıtır, ay aydınlatırdı…İşte o zaman sen ve ben değil, biz olurduk…Ruhlarımız birleşirdi….’’

Gen kızın yüzüne baktı…Hiçbir hayat emaresi yoktu…Gözleri sanki boşluğu görüyordu…Sonra birden sanki bir mucize olmuşçasına dudakları kıpırdandı. Boşlukla konuşuyormuşçasına;

            ‘’En aşılmaz engelleri gözümüzde küçülten, en çözülmez problemleri oracıkta hallediveren, umutlu göz bebeklerimizde ışıldayan, yaşamayı, doğayı ve insanları sevdiren, sevgi ve mutluluğun ta kendisidir…..

            Ve insan mutluluğun o sıcacık yastığına başını gömüp, yüzünde tebessümlerin en güzeli ile; ‘’Evet’’ diyor…..’’

            ‘’Evet’’ genç adamın beyninde biran yankılandı; ‘’Evet’’  gözlerini kapattı…Kendini uçuyormuş gibi hissetti…Mutluydu….

            ‘’Siz hala burada mısınız ?’’

Yaşlı adam onları süzüyordu. Adam biran şaşırdı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu…

            ‘’Biz…’’  dedi… ‘’biz evlenmeye karar verdik…

Sonra sordu;

            ‘’Siz ne dersiniz ?’’

İhtiyar gözlüklerinin üzerinden her ikisine de ayrı ayrı baktı. Sonra yaklaştı, yapmacık bir şekilde öksürdükten sonra, adama dönüp;

            ‘’Evlilik ciddi bir konudur evlat,… iyice düşündünüz mü ?’’  diye sordu.

Adam hiç düşünmeksizin;

            ‘’Evet ‘’ dedi.

Yaşlı adam başını salladı. Odanın içinde bir süre gezindikten sonra onlara dönüp;

            ‘’Madem ki, ikiniz de birbirinizi seviyor ve evlenmek istiyorsunuz, söylenecek fazla bir şey yok… Tanrı’dan dileğim odur ki; birbiriniz ebediyen sever ve mutlu olursunuz….’’

Sonra buruşuk yanakları tatlı bir tebessümle gerildi. Fırlak damarlı ellerini her ikisinin omzuna koyup;

            ‘’Bir kızım vardı…’’  dedi. ‘’ Tanrı bana bir de erkek evlat verdi. Mutluluğum sonsuzdur. Tanrıdan başka ne isteyebilirim ki ?...’’

Sonra başını göğe kaldırıp;

            ‘’Şükürler olsun…’’  diye mırıldandı.  ‘’Hadi gelin bu mutlu haberi annenize de bildirelim…’’

 

**********************************************************

 

Sade bir tören,… parmaklara geçen iki basit halka,…

            Başını kaldırıp genç kızın yüzüne baktı. Mutluluğu gördü. ‘’ Herhalde’’ dedi…

Kendi kendine,… ‘’ O olmasaydı, mutluluğu tanımlayamazdım… oysa şimdi anlıyorum ki; duyguların en güzeliymiş….şükürler olsun….’’ 

Yutkundu. Heyecan ve mutluluktan dili damağına yapışmıştı. Kurumuş dudakları mutluluğunu haykırmak için kıpırdandı. Genç kızın gözlerinin taa içine bakarak;

                        ‘’Seninle doğdum,

                          Seninle öleceğim.

                          Tanrı şahidimdir,

                          Hep seni seveceğim…’’   diye fısıldadı.

                        ‘’Ben de… ‘’ dedi genç kız. ‘’Ben de ebediyen seni seveceğim…’’

Biran sanki tüm evren sustu…Rüzgar sustu…Gökte neşe ile cıvıldayan kuşlar sustu…Tarladaki ağustos böcekleri sustu…Dünya asırlardır sürdürdüğü dönüşüne biran ara verdi…Adam dinledi…Bu sessizliğin sesiydi…Bu doğa’nın aşk karşısında saygı ile eğilişiydi…Sanki tüm varlıklar susmuş onları dinliyordu…

Şimdi söz aşk denen o ulvi varlığındı…Ve o yüce duygu adamın dudaklarında şekillenip güzel bir çift sözcük halinde ortaya döküldü;

                        ‘’Seni seviyorum…’’

Kız şimdiye kadar hiç tanımadığı bir mutluluğun benliğini sardığını hissetti.

                        ‘’Beraber yaşayacağımız uzun ve mutlu yıllardan sonra, gün gelecek ölüm adım adım yaklaşacak. O zamanda yine yanında olmak ve senin kollarında can vermek isteyeceğim. Belki ruhum göğe doğru yükselecek fakat benliğimde daima senin yanında olacak ve mutluluğun için çalışacağım.’’

Adam genç kıza baktı. Gülümsüyordu.

                        ‘’Şu anda ….’’  Dedi.  ‘’Senden başka her şey bana anlamsız ve sönük geliyor…’’

Sonra başını göğe kaldırarak;

                        ‘’Bütün evren, dünya, insanlar, kısacası var olan her şey….Sizler ne kadar saçma ve gereksizsiniz…’’

Kız itiraz eder gibi;

                        ‘’Dünyada hiçbir şey gereksiz değildir…’’  dedi.

                        ‘’Tanrı her şeyi yerinde gerekli kılmıştır. Bazen ufak bir karıncanın bile önemi büyüktür. Toprağı kabartır ve ekinlerin hava almasını sağlar…’’

Doğruydu… Adam ilk kez böylesine iyimser oluyordu…Yaşamı boyunca hep karamsarlık girdabında bocalamış, acılarla yoğrulmuştu. Beklemişti hep… Kader denen çarkın bir gün onun içinde döneceğini umarak, mutluluğu düşleyerek… Ve işte mutluydu…Demek mutluluk hiçte o kadar uzaklarda değildi…

Kıza dönerek;

                        ‘’Mutlu musun ?’’  diye sordu.

Sevgi, aşk, mutluluk kokan bir ‘’evet’’ sözcüğü kulaklarında yankılandı.

                        ‘’Düşün ki; evrenin küçük bir parçasındayız ve mutluyuz. Demek ki; mutlu olmak için fazla bir şey gerekmez….Hele bu mutluluk senin sevginden doğarsa…’’

Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava sevgi ve mutluluk kokuyordu sanki…

                        ‘’Aşkın verdiği mutluluk, yoksunluğun sunduğu ızdırap, sevgiyi ölümsüz kılar. Hiçbir fedakarlık yapılmadan süregelen sevgiler, zahmetsiz ve gayesiz yaşamaya benzer. İnsanı bıktırır….. Oysa bir ömür boyu seni sevmek…doyumsuz bir mutluluktur…’’

Yürüdüler…Akşam kara pençelerini karşıki tepelere doğru uzatmış,…evreni kucaklamaya çalışıyordu. Yer yer beliren kızılımsı renk adamda garip bir hüzün uyandırıyordu. Uzakta dağların gökle birleştiği yerde güneş ağır ağır tepelerin ardından kaybolurken adeta ondan yardım istiyordu.

                        ‘’Ya zavallı ben ?... bana kim yardım edecek ? ‘’ diye mırıldandı.

                        ‘’Bir şey mi dedin ?’’

Adam daldığı hayalden sıyrılıp, kıza baktı.

                        ‘’Yoo.. hayır sadece güneşin batışı beni hüzünlendirdi.’’

Sustular… Her şey tekrar derin bir sessizliğe gömüldü. Gökte süzülen birkaç kuş çığlıklar atıyor, adeta onun çaresizliği ile alay ediyorlardı. Adam sanki yaşantısı boyunca çektiği acıların tüm sorumlusu onlarmış gibi sonsuz bir kinle bakarak; ‘’Lanet olsun…’’  diye mırıldandı.

                        ‘’Neyin var senin ?’’

Biran sustu.Sonra başını iki yana sallayarak;

                        ‘’Maziyi anımsadım…’’  dedi.

                        ‘’Geçmişin acı, ümitsizlik ve nefret kokan anılarını şimdi ile kıyaslayarak onlardan daha fazla nefret ettim…’’

                        ‘’Bir ev hayal etmiştim hep…bir yuva… cıvıl cıvıl çocuklar düşlemiştim. Ve beni sevebilecek birini…Şimdi düşünüyorum da; bir türlü inanamıyorum, tüm bunların gerçek olduğuna…Annem; ‘’Mutluluk bir sigara dumanı gibidir…’’ derdi. ‘’Onu görürsün, ama dokunamazsın…’’ Mutluluğumun bir sigara dumanı gibi uçup gitmesinden korkuyorum….’’

                        ‘’Bana ondan hiç bahsetmemiştin… yani annenden….’’

Genç adamın gözleri buğulandı. Çocukluğunu anımsadı.

                        ‘’Severdim onu…’’ dedi.

                        ‘’Çünkü sahip olduğum yegane varlıktı o… Ve severdi beni…babamın ölümünden sonra tüm sevgisini bana vermişti…. Babamı hatırlamıyorum…ben çok küçükken ölmüş çünkü…’’

                        ‘’Peki ya annen ?’’

Durdu, düşündü, o günü hatırladı. Göğsünde, kalbinin bulunduğu yerde bir burukluk hissetti. Bu burukluk gittikçe büyüdü ve tüm benliğini kapladı. O sözü söylemek istemiyordu. Onu hala yaşıyormuş gibi düşünmek ona ümit veriyordu. Öldüğünü kabullenemiyordu. Başını önüne eğdi. Genç kız anlamıştı.

                        ‘’Özür dilerim… seni üzdüm.’’

                        ‘’Boşver…’’  dedi adam.   ‘’ Ben üzüntüye alışığım. Zaten başka bir duygu tanımadım şimdiye dek… Bazen içimden her şeye lanet etmek geliyor. Benliğimi bir karamsarlık bulutu gölgeliyor. Ve kahrediyorum yaşama…’’

Kız dalgın bir ifade ile;

                        ‘’Seni anlayamıyorum…’’  dedi.

                        ‘’Haklısın Gül…ben bile bazen kendimi anlayamıyorum… düşüncelerim, davranışlarım normal bir insanınkilerin tam zıttı.’’

                        ‘’Bence her şeye boş ver… düşünmemeye çalış…’’

Adam başını göğe kaldırıp tekrar derin bir nefes aldı.

                        ‘’Bu sandığın kadar kolay değil Gül…Akşam çökmeye başladığında yalnızlığımı daha da çok hissediyorum… Hayatın bütün ayrıcalıkları bana anlamsız, saçma ve sönük geliyor….Sabah kalktığımda bir önceki gün yaptıklarımı aynen tekrar tekrarlayacağım için, içimde gerip bir boşluk hasıl oluyor. Yaşam gayet monoton…Ben ise bu monoton yaşamı değiştirebilecek yeni bir şeyler yapmak istiyorum… Öyle bir şey ki; herkesçe fark edilmeli ve takdir edilmeli… bir değişiklik…bunun tüm yaşantımı değiştireceğine inanıyorum. Bir sabah uyandığımda, çevremdeki her şeyin değişmiş olduğunu, herkesin bir başka davrandığını görmek istiyorum… Alışagelmişin dışında şeyler;… Mesela onun bana gülümsemesi,..bir başkasının elimi sıkması…her doğan gün ile birlikte içinde bir boşluk olmadan uyanabilmek… İnsanların arasına karışabilmek….Benim onları sevebilmem…. Onların beni sevmesi…Sonra tatlı bir rüyadan uyanıp yaşamın tüm gereksizliğine kendini kaptırmak…Yolda monoton bir tarzda yürüyen insanların arasında programlanmış bir robot gibi yürümek…Ne saçmalık…Ne gereksizlik…Tanrım,…. Bu dünya kişisel arzu ve çıkarların tüm kirleri ile nasıl böylesine pislenebilir ?...Öylesine pis bir dünya ki;…her nefes alışımda ciğerlerime dolan hava beni boğuyor…Her koklayışımda biraz daha nefret ediyorum…Kuvvetlinin, zalimin, acımasızın, riyakarların var gibi görünen ama aslında yaşamayan aşağılık büyük adamların pis kokusu sinmiş bu havaya… Kalorifer dumanından beter… İnsan madden bir kez ölür…ama onların acımasızlığı insanı manen bin kez öldürüyor…Oysa burada her şey o kadar farklı ki;…Sanki yaşadığımız bu dünya, o dünya değil…Beni anlıyorsun değil mi  Gül ?’’

Genç kız susmakla yetindi. Ama adam bu sessizliğin ‘’evet’’ anlamına geldiğini biliyordu. Başını önüne eğerek devam etti;

‘’İnsanlar yaşama değişik açılardan bakarlar. Kimi yaşamın sadece çalışmaktan, kimi ise hayal kurmaktan ibaret olduğunu sanır…Kimi ise, yaşamın gereksizliğine kendini öylesine inandırmıştır ki, yaşadığı hayatı lüzumsuz görür…Dünyaya geldiğine pişman gibidir…Tıpkı benim gibi Gül….tıpkı benim gibi…’’

Adam başını çevirip genç kıza baktı. Çaresizlik içinde bocaladığı besbelli idi…

Aciz bir görünümdeydi. .. Belki de acınılacak bir durumdaydı…lakin acımıyordu ona… aksine hayranlık duyuyordu… Çünkü o farklıydı… Çünkü o, duygu ve düşünceleri ile karşısındakini etkilemesini biliyordu…Çünkü, o da kendisi gibi yalnızdı…Yardım edecek birine ihtiyacı vardı…Kendisi gibi yalnız birine…Genç kızın eli dayanılmaz bir içgüdü ile adamın eline yöneldi…Adam kendisine uzanan bu eli, boğulmak üzere olan bir insanın içgüdüsel davranışı ile kavradı… Sanki onun vücudundan kendi vücuduna ümit, mutluluk ve sevgi akıyordu. Yaşadığının bilincine gerçek anlamı ile vardığını hissetti…Artık yalnız değildi…Artık mutluydu…