CENNETTE BİR GÜN

 

O sabah her zamankinden daha erken kalktı. Ağır adımlar ile evinden dışarı çıktı. Etraf parlak bir ışık ile aydınlanmıştı. Başını kaldırıp yukarı baktı. Herhangi bir ışık kaynağı görülmüyordu. Burada güneş yoktu. Fakat her taraf apaydınlıktı.

 

Yeni bir bin yıl başlıyor diye düşündü. Bu cennetteki yedinci günüydü. Yani dünya zamanı ile, yedi bin yıldır cennetteydi. Cennetteki zamana ve yaşama henüz ayak uyduramamıştı. Hep dünyadaki günlerini, tanışmış olduğu insanları, yaşamış olduğu olayları hatırlıyor, kıyaslıyor ve bu yeni ortam onu şaşırtıyordu. Burada dünyadaki gibi hava kirliliği yoktu. Trafik sorunu yoktu. Çünkü kimsenin ulaşım için bir araca ihtiyacı yoktu. Eğer cennette canı gezmek isterse, gitmek istediği yeri düşünmesi yetiyordu. Veya bazen uçarak gezmeyi tercih ediyordu. Burada hayat pahalılığı ve enflasyon yoktu. Dileyen dilediğini anında hiç bir bedel ödemeksizin elde edebiliyordu.. Çünkü zaten cenneti kazanmak ile burada sahip olduklarının bedelini ödemişti.

 

Isınma problemi yoktu burada. Çünkü mevsimler yoktu. Hava hep dilediğin ısıdaydı. Dolaysı ile doğalgaz faturası veya doğalgaz zammı gibi problemler burada söz konusu değildi. Dünyada doğal gaz zammından sonra faturayı ödeyebilmek için bir arkadaşından borç almış olduğu günü düşündü. Gayri ihtiyari gülümsedi.

 

Burada asık suratlı, her an köpürmeye hazır öfkeli insanlar yoktu. Herkes güler yüzlüydü ve birbirlerine selam veriyorlardı. Hiç kimse ‘’ bu kişi bana niye selam verdi ? Acaba benden bir menfaati mi var ?’’ diye düşünmüyordu. Çünkü burada menfaat diye bir şey yoktu. Herkes dilediğini dilediği anda ve şekilde elde edebiliyordu. Sadece düşünmesi yeterliydi.

 

Ağır adımlarla yürüdü. Karşıda ufkun dağlar ile birleştiği nokta kızılımsı mavi bir renkteydi. Dünyada iken, güneşin batışını keyifle izlediği günleri düşündü. Oysa burada güneş yoktu. Fakat ortalığı aydınlatan ve ısıtan nereden geldiği belli olmayan bir ışık vardı.

 

Önünde göz alabildiğine uzanan bir gül tarlası vardı. Sanki deniz gibi ucu bucağı belli değildi. Ve hepsi kırmızı güllerdi. Hemen sağ tarafında dünyadayken hiç görmediği bir ağaç yükseliyordu. Ve dalları garip koyu sarı, turuncu renkte bir çeşit meyveler ile doluydu. Bu meyvenin mayhoş bir tadı vardı. Bundan bin yıl önce yani dün, bu meyveden bir tane yemişti. Acıktığı için değil, sadece tadını merak ettiği için. Çünkü burada acıkmak diye bir olay yoktu. Burada insanlar acıkmıyor ve susamıyorlardı. Dünyadaki gibi açlık problemi yoktu. Burada insanların yemeleri ve içmeleri sadece o lezzetleri tadabilmek içindi. Ve bu meyveler çok lezzetli idi. ‘’eğer bu ağaç dünyada olsa idi’’ diye düşündü adam, ‘’insanlar bu ağacın meyvelerini birbirlerine çok yüksek fiyatla satıp zengin olmak isterlerdi.’’ hatta böyle bir ağaç için insanlar birbirlerini öldürürlerdi. Bir avuç toprak parçası için birbirlerini acımasızca katleden insanların hepsi sonunda bir avuç toprak olmuşlardı.

 

Dünyada iken görmüş olduğu bir rüyayı anımsadı. Ürpertici bir rüyaydı bu fakat nedense o hiç korkmamıştı. Büyük tahtadan yüksek bir tabut görmüştü. Yüksekliği neredeyse bir insan boyundaydı. Tahtaların arasından dışarı ışık sızıyordu. Merak edip yaklaştı ve tahtaların aralığına gözünü koyup baktığında, içeride tabutun ayakucunda oturmuş kitap okuyan çok güzel bir kadın görmüştü. Kadın dalmış kitap okuyordu. Tabutun içinde bir mum veya ışık kaynağı yoktu fakat içerisi apaydınlıktı. Birden kadın onun baktığını fark etmiş gibi başını kaldırdı ve ona bakıp gülümsedi. Yüzü oldukça beyazdı. Sanki şeffaf gibiydi. Kadın tatlı bir gülümseme ile ona gülümsemişti ve çok güzeldi. Gayri ihtiyari oda ona gülümsedi. O kadının ölüm meleği ve o tabutun kendi tabutu olduğunu nereden bilebilirdi ki ?

 

Ağaçtan o lezzetli meyvelerden bir tane kopartıp ısırdı. Sanki ağzında eriyen bir lezzet vardı. Etrafta çok fazla insan yoktu. Sessiz ve sakindi. Zaten cennet çok geniş bir alan olduğu için kalabalık söz konusu değildi. Oysa dünyada insanlar yaşamak için belli bölgelere, belli şehirlere yerleştiklerinden, gözü rahatsız eden bir kalabalık oluşturmuyorlardı. Dünyada belli yerlerde yaşama zorunluluğu hem ihtiyaçları hem de fiyatları arttırıyordu. Oysa cennet dünya gibi değildi, her köşesi yaşamaya elverişliydi.

 

Biraz ileride iki tane melek bir ağacın altında oturmuş ibadet ediyordu. Zaten onlar hemen tüm vakitlerini ibadet ile geçiriyorlardı. Ve burada kıble yoktu. Kıble her yerdi.

 

Ağır adımlar ile yürüdü. Ağacın üzerinde çok değişik bir kuş, çok farklı bir şekilde ötüyordu. Ses sanki etrafta yankılanıyordu ve kedi miyavlaması gibiydi.

 

Meleklerin zikir yaptığı ağacın altına geldi. Onlar öylesine dalmışlardı ki, geldiğini bile fark etmediler. ‘’ selam ‘’ dedi onlara hitaben. Oysa onlar yaptıkları işe kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki, sadece başlarını sallamak sureti ile adamın selamını aldılar. Adam onların yanına diz çöktü ve onlar ile birlikte zikir yapmaya başladı. Melekler kol kola girmişler ve dünyada iken hiç duymadığı bir lisanda dualar ediyorlardı. Ne dediklerini anlayamıyordu. Zaten anlaması da gerekmezdi. Sözün sureti değil, özü önemliydi.

 

Sonra melekler zikirlerini bitirdiler ve birbirlerine selam verdiler. Adamda sağındaki ve solundaki meleğe selam vererek zikrini bitirdi.

 

‘’Hayatım, kapı çalınıyor… Duymuyor musun ?’’

 

İçinde bulunduğu hayal âleminden sanki tatlı bir düşten uyandırılmışçasına irkilip sesin geldiği yöne dönüp baktı. Odanın kapısında eşi duruyordu.

 

‘’Affedersin hayatım, namazın bitti sanmıştım. Kapıya ben bakarım.’’

 

Adam yavaşça oturduğu yerden doğruldu. Hayal kırıklığı içinde yerden seccadesini topladı. Sanki oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi mahzunlaşmıştı.

 

Yine yeni bir gün,… Ve yine ayni sorunlar… Acaba bu dünyadaki kaçıncı günüm diye düşündü. Sonra birden o gün doğalgaz faturasının son günü olduğu geldi aklına. Birden morali bozuldu. Bu ayın sonunu nasıl getireceğim bu maaşla diye kara kara düşünmeye başladı. Ve işte dünyada yeni bir gün başlıyordu. Dünya zamanı ile bir gün…

 

Hepimiz yaşadığımız hayatta zaman zaman sorunlardan bunalıp, kaçma ihtiyacı duyarız. Ekonomik sorunlar, işle ilgili sorunlar, trafik sorunları bizi hayattan bezdirir. Kaçmak isteriz ama bir türlü yapamayız. ‘’ sırtımızda yumurta küfesi’’ varmışçasına bu sorunlar ile birlikte yaşarız. Sevsekte sevmesekte… ama asla yumurta küfesini sırtımızdan indiremeyiz.

 

Yüzlerini görmekten nefret ettiğimiz yapmacık insanlar vardır hayatımızda… Bizlerde mecburen o yapmacık insanların içinde yapmacık davranışlar ile yapmacık bir hayat yaşarız. İstesekte istemesekte.

 

Çoğumuz bir sabah kalkıp işe giderken, alıp başımızı insanların olmadığı ıssız bir adaya gitmek isteriz. Ama gidemeyiz. Çünkü sorumluluklarımız ayağımıza vurulmuş bir prangadır.

 

Bazen evimizdeki bir kedi bile bizim bu hayatın monoton ve sıkıcı ortamından uzaklaşmamıza izin vermez. Ve bu hayatın nefret ettiğimiz koşuşturması içinde ancak bir anlık bir hayal âlemi ile mutluluğu bulmaya çalışırız. Çünkü kimse hayallerimize pranga vuramaz.

 

 

Herkesin düşlediği bir cennet vardır. Hepimiz barış ve sevgi dolu bir dünyayı düşleriz. Yaşamın acımasız mücadelesi içinde biran durup tatlı bir hayalin içinde eriyip gidebilmek hepimiz için yaşamaktan yorulduğumuz bu dünyada bir kaçış yoludur.

 

İnsanların birbirleri ile menfaate dayalı ilişkiler kurmadığı, sevgi ve hoşgörü ile davrandığı bir dünya hayal etmek, cenneti hayal etmek demektir.

 

Anlamak isteyen için bir satırda cenneti anlatmak bile yeterlidir. Anlamak istemeyen için ise, sayfalar dolusu cennet ne anlam ihtiva eder ki ?

 

 

ALLAH YAR VE YOLDAŞINIZ OLSUN

 

(Akın Örsmen 13.11.2008)

YOL GÖSTERİCİ

www.yolgosterici.com

 
   
         
   

GERİ DÖN